Sahilde Kaybolmak

Bu yol aslında bir yol değildi. Çad’la arasındaki işaretlenmemiş sınırdan Darfur’a, Sudan’ın batısındaki savaşa uzanan bir çift tekerlek iziydi izlediğimiz. Sahil’in büyük bölümü böyleydi; haritalandırılmamış, gözle görünmeyen, ama yine de sınır. Her geçen saatle birlikte sınırları bir bir geçiyor ve çoğunu görmüyorduk.
Darfur’da tutuklanıp hapse atılmamdan sonra bir Amerikan askeri bıkkın bir ifadeyle, “Bu bölge üzerinde uçtuğunuzda kilometreler boyunca tek bir şey bile göremezsiniz” demişti. Ama aslında bu, dışarıdan bakan birinin yanılgısıydı. Burada her bir çıkıntı, her bir ova birbirinden görünmez hatlar, çizgiler ve belli belirsiz işaretlerle ayrılıyordu. Ve bu hatlar, çizgiler ve işaretler kabilelerin, insanların, klanların üzerinde hak iddia ettiği alanları belirliyor, savaş ve mevsim koşullarına göre ya ilerliyor ya da geriliyordu. Su kuyularının çevresini, gidilmesi tehlikeli yerler çevreliyordu. Görünmez çizgilerin bazıları, masarlar, göçebelerin göç yollarını belirliyordu. Ve bu söylediklerimin hiçbirinin gelişigüzel bir anlamı yoktu. Çizgilerden birini aşmak ya da bir diğerinden biraz fazla uzaklaşmak, karşılık verilmesine, hatta ölüme davetiye çıkarabiliyordu. Ve Sahil’deki çizgilerin en önemlisi de işte bu, bilmekle bilmemek arasındaki ince çizgi idi.
Sahil’in kendisi de bir çizgidir.
“Sahil” adı, bir kıta sınırını, görkemli bir başlangıcı ve nihai bir sonu akla getiriyor. Kuzey Afrika’da bir uçtan bir uca, yaklaşık 13. paralel boyunca uzanan Sahil, Sahra’nın kumlarını ve Afrika’nın tropikal ormanlarını ayırıyor ya da –bakış açınıza bağlı olarak– bir araya getiriyor. Araplarla siyahileri, Müslümanlarla Hıristiyanları, göçebelerle çiftçileri ayıran (ya da birleştiren) yarı kurak bir otlak, yeşil bir manzara ve sarı–kahve bir dünya. Dünyanın en fakir, en etkisiz bırakılmış, en unutulmuş insanlarının 50 milyon kadarı, burada yaşama sımsıkı sarılıyor. Ve biz de 34 gün boyunca Darfur’da onlardan biri olduk.
Üç kişiydik.
İdris Anu, daha sonra militanlar tarafından çalınacak olan Toyota kamyonetimizi sürüyordu. Davud Hari çevirmenimizdi ve bunun cezasını ileride ölesiye dövülerek ödeyecekti. Hükümet yanlısı gerillalar otların arasından sessizce yükseldiğinde Furaviya köyüne doğru yol alıyorduk.
Davud, “Arabadan çıkma” dedi.
Ama iş işten geçmişti. Eli silahlı, saçları rastalı, göğüslerinde kurumuş kulağa benzeyen küçük siyah muskalar asılı adamlar bize yaklaşırken bile, taşıdığımız pasaportun, sevilen genç insanlar olmamızın, işkence edilemeyeceği sanılan bir ten rengine sahip oluşumuzun veya sivil olmamızın herhangi bir önem taşımadığı bir sınırı aşmış olduğumuzun henüz farkında değildik. Sözcükler değerini yitirmişti ve eli Kalaşnikof’lu genç sırıtarak kapımın koluna uzandığı andan itibaren başkalarının yaptığı seçimlere göre yaşamaya ya da ölmeye mahkûm edilmiştik. Artık biz de tam anlamıyla Sahilli idik.
Sahil, bir çizgidir.
Ama bir yandan da, kalbe kazınan derin bir izdir –gergin bir ip, bir eşik, bir çıkıntı… Sahillilerin nasıl yürüdüğüne bir bakın: Kızıl tozlu patikalarda sırtları dimdik; sanki bıçak sırtında denge kurarmış gibi adımlarını dikkatle atıyorlar. Sahil bir mermi yoludur. Yağan, ama kuma hiç düşmeyen yağmurun geçtiği yerdir. İnsanı duaya çağıran, kanını emen bir yer, benim içinse sonu olmayan bir çöl.
Etiketler: çöl resimleri, düşünsel yazılar, Günün Fotoğrafı, vaha