Ateş Düştüğü Yeri …
Sabah saat altıya doğru gün ağardı.. Şehir uykusuzdu..
İstanbul, depremden bu yana böyle bir gece geçirmemişti..
Geceyi sokaklarda, açık alanlarda ya da sığınak niyetine apartmanların bodrum katlarında geçirenler, havanın aydınlanmasıyla birlikte bombardımanın dehşetini görmeye başladılar.
Neredeyse her mahallede, her sokakta yıkılmış bir bina vardı..
Şehrin üstüne yoğun bir duman bulutu hakim olmuştu..
Yedi tepenin yedisinde de alevler yükseliyordu yer yer.. Özel araçlar kornalarını sürekli çalarak hastanelere yaralı taşıyordu..
Apartmanlarda, evlerde, yakınlarını kaybedenler acı ve korkuyu birlikte yaşıyordu.. Çünkü, günün ağarmasına rağmen bombardıman aralıklarla devam ediyordu..
Gecenin ilk saatlerinde elektrik santrallerini vuran füzelerle
Birlikte koca İstanbul karanlığa gömülmüştü.. Televizyonlardan haber almak imkânsızdı.. Sadece bir kaç radyo istasyonu yayındaydı..
Transistörlü radyolardan ya da arabalardaki oto radyolarından alınan kırık-dökük haberlerle neler olup bitiği anlaşılmaya çalışılıyordu..
Ankara’dan hiç haber yoktu.. Şehir sahipsizdi sanki..
Caddelerden hızla geçerek megafonlarla anons yapmaya çalışan askeri araçlar, halkı sığınaklardan çıkmamaya çağırıyordu.. Saldırı devam ediyordu çünkü.. Sığınaklar mı? Böyle bir olanak yoktu ki çoğu binada..
Binaların önünde herkes birbirine sarılmış titreşiyordu.. Hava soğuk ve pusluydu..
Saat sekize yaklaşırken, kulaktan kulağa yayılan ilk haberler, ölü sayısının onbinleri bulduğunu söylüyordu..
Yaralıları hastanelere taşıyan araçlar, çaresiz kalmıştı.. Çünkü bombardımanda bazı hastaneler de isabet almıştı.. Şehrin güneybatı mahallelerinden gelenler, Cerrahpaşa hastanesinin bir füzenin düşmesi sonucu yerle bir olduğunu anlatıyordu.. Hastalarla doktorlar birlikte ölmüştü.. Ölenler arasında, saldırının ilk saatlerinde yaralanarak hastaneye götürülen ve bahçede bekleşmekte olan yaralılar da bulunuyordu.. Büyük bir medya merkezinin de saldırıda isabet aldığı söyleniyordu.. Ancak, hangisi olduğuna dair söylentiler çeşitliydi.
Vilayet binası ve Belediye de vurulmuştu.. Askeri garnizonlar alev ve duman bulutu içindeydi..
Sürekli olarak cep telefonlarıyla yakınlarına ulaşmaya çalışanların çabaları sonuçsuz kalıyordu hep.. Sağırdı telefonlar.. Ancak, saat dokuza doğru GSM operatörlerinden biri devreye girdi..
Saldırının belki de en ağır sonucu olarak, kendilerini dünyadan soyutlanmış, yalnız ve çaresiz hissedenler için iyi bir haberdi bu..
Herkes çevresinde cep telefonu çalışan birini bulmak için çırpınıyordu.. Şehir, birbirine ses vermeye başlamıştı..
Saat on.. Bombardıman durur gibi oldu.. Uçaklar birdenbire çekildiler sanki İstanbul’un gökyüzünden.. Uçaksavarların da sesleri kesildi..
Alevlerin şehri saran tuhaf hışırtısı dışında ürkütücü bir sessizlik oldu bir an.. Etiler’den Barbaros Bulvarı’na inen yokuşun başında, televizyon binasının önünde kamerasıyla bekleyen şef kameraman Selim, saatlerdir ayaklarının dibinde duran kamerasını hatırladı…. Saatlerdir olup biteni kamerasıyla değil, gözleriyle kaydetmeye çalıştığını farketti.. Binanın önünde donmuş gibi duruyordu.. Kıpırdamadan..
Sözün ve görüntülerin bittiği bu anda yapılacak hiçbir şey yoktu sanki..
Ürkütücü sessizlikle birlikte yavaşça kamerasına eğildi.. Ağır hareketlerle omzuna yerleştirdi. Gözünü vizöre dayadı.. Objektifi gökyüzüne doğru çevirdi.. Siyah dumanların ve kara bulutların arasından sızan güneş ışığı ince bir huzme halinde kamerasına sokuldu..
Sonra hiç farkında olmadan şehrin kuzey yönünden doğru gelen homurtuya doğru çevirdi kamerayı.. Sol gözü kapalıydı.. Dünyayı vizördeki sağ gözünden izliyor ve kaydediyordu.. Homurtu giderek arttı.. Adeta gök gürültüsüne dönüştü.. Tuhaf ve korkunç bir ses giderek büyüyor, giderek yaklaşıyordu.. Kamerasıyla sesi izlemeye devam etti…. Birden, kamerasında o ana kadar hiç görmediği bir şeyi farketti..
Kameranın vizöründe dev bir balina… Havada süzülerek uçan bir balina… Düş gördüğünü sandı… Çekime devam ederken öteki gözünü de açtı… Çıplak gözle de gördü… Dev bir füzeydi bu… Balina kadar büyük bir Cruise Füzesi…
Bulvarın tam ortasından ve yerden sadece onbeş, yirmi metre yükseklikten, binaların arasından homurtularla süzülerek gidiyordu… Böylesi bir kurgu filminde olabilirdi ancak… Ya da bir karabasanda… Aynı anda, yolun iki tarafındaki kaldırımlarda bulunanlar da nutku tutulmuş gibi, bulvarın tam ortasından geçen bu dev balinaya bakıyordu… Ne bir ses, ne bir çığlık… İstanbul semalarında sadece uçan balinanın homurtusu…
Şef kameraman Selim, omzundaki kamerayla dönerek boğaz tarafına doğru yol alan füzeyi arkasından izledi… Füze, vizöründe hızla küçülürken, arkadan gelen ikinci füzeyi fark edemedi… Birinci füze uzaklaşırken, ikincisi aniden kameranın açısına girdi… İkisi de aynı yöne doğru uçuyordu… Kaydı kesmedi…
İlk füze, son anda küçük bir yön değişikliğiyle, boğazın karşı kıyısında bulunan Çamlıca Tepesi’nde, televizyon verici kulelelerine çarptı…
Kulelerin bulunduğu yerden duman ve alevler yükseldi bir anda…
Patlama sesi İstanbul’u salladı… Hedefin ne olduğu belliydi… Ama ikincisi… Yön değiştiremedi… Doğrudan, kulelerin altında bulunan mahallelerin tam ortasına vurdu… Alevleri ve dumanları gördü vizörden…
Ancak hiçbir ses duymadı… Kulakları sağır olmuştu sanki.. Bildiği tek şey “evi”nin orda olduğuydu… Karısı, annesi ve çocukları ordaydı…
Donmuş gibiydi…
Önündeki arabanın kapısının açıldığını ve arkadaşlarının kolundan çekerek “atla, çabuk” dediğini neden sonra fark etti… Hızla sahile indiler…
Karşı tepeler yanıyordu.. Öteki kameramanlarla birlikte çekime başladılar.. Sahilde, tam karşıdaki “kıyamet”in ilk görüntülerini en yakın mesafeden “zoom”layarak çektikten sonra köprüye yönelecek ve “felaket mahalli”ne ulaşmaya çalışacaklardı… O ise, bir an önce evine, çocuklarına doğru koşar adım gitmek istiyordu… Arkadaşlarıyla birlikte, sahildeki çekimlerin son planı için sola doğru “pan” yaparak döndüklerinde, kameranın objektifine giren görüntüyü önce algılayamadılar. Hiçbir şey düşünmeden çekim yapmaya devam ettiler… Şuurlarını kaybetmişçesine kaydettikleri görüntünün ne olduğunu birkaç dakika sonra fark edeceklerdi İstanbul’u birbirine bağlayan iki boğaz köprüsü, arka arkaya, omuzlarından kopmuş kollar gibi paramparça sulara sarkıyordu…
Bir şehir değil, bir yürek orta yerinden ikiye bölünmüştü sanki…
Acılarıyla başbaşa ve yapayalnız… Telsizler, Çamlıca’nın aşağı mahallelerinde ölü sayısının şimdiden yüzleri bulduğunu söylüyordu…
****************************
Bu görüntüler ve bu öykü, bir kurgubilim filminden alınıp aktarılmadı bu yazıya… Oniki yıl önce, 17 Ocak sabahı, yeryüzünün bir şehrinde “aynen” yaşandı… Önümüzdeki haftalarda belki yeniden yaşanacak…
Şehrin adının İstanbul değil de Bağdat olması sizce fark eder miydi?
Ya da… Fark eder mi?
ALİ KIRCA ©
Etiketler: Alı Kırca, ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ...